2 Kasım 2017 Perşembe

Her şey olması gerektiği gibi ve çok daha iyisine giderken, bir yatağın baş ucundaki kitabın içinde başkasının geçmişine ait bir notla karşılaşıyorsun. Önemi var mı? Bu neden en üstteki kitabın içinde? Bu neden bir kitabın içinde? Bu not hala neden var? Geçmişlerimiz, sahip oldukları anlamları taşımaya devam etse de etmese de, güzel anların ortasına devrilen kahve fincanından başka bir şey değil.  

2 Mayıs 2017 Salı

superman ağladığında

İçinde bir şeylerin ezikliğini taşıyan insanlardan uzak duruyorum. Özellikle başarı, para, güç gibi şeylerin ezikliğini taşıyanlardan. En basit şeyde bile, tahtlarının tehdit edilmesi ihtimaline karşılık, içlerindeki o ezikliğe dokunması ihtimaline karşılık, hep tetikte dururlar. Ne kadar zeki ve ne kadar iyi vasıflara sahip olduğunuz onlara "layık olma" bakımından tabii ki önemlidir. Ama onun önünde bir adım attığınız gibi bir hisse kapıldıkları anda, ani tepkileri, gereksiz ve yıkıcı eleştirileriyle karşılaşırsınız. Hayattaki her şey bir savaş oyunudur ve onlar tehditleri ortadan kaldırarak mutlaka kazanmalı, duyumsadıkları ezikliğin üstünü örttükçe örtebilmelidirler. İçinde bir şeylerin ezikliğini taşıyan insanlar.. Ah, ne kadar tehlikeli ve zordurlar...... (Ve muhtemelen de bu son cümleye, içlerinden, gizli bir "teşekkür ederim" ile karşılık verirler.) 

1 Nisan 2017 Cumartesi

"İyi düşünürseniz iyi olur." Peki ya kötü düşünürsem?
"Kötüyü çağırmayın." Ya istemeden çağırırsam?
İyi düşünmeye çalışırken, kovmaya uğraştığım kötü düşüncelerimin peşinde getirebileceği kötü sonuçları düşünmek zorunda kalırsam bir de?

14 Mart 2017 Salı

Etrafımdakilerin gözlerinde, en basit şeylerde bile yanıp sönen ama saklamaya çalıştıkları o hırs dalgalarını, içlerinde büyüttükleri ama asla dışarıya yansıtmadıkları o rekabet dalgalarını görüyorum.

5 Mart 2017 Pazar

Ben mutsuz olmak istemiyorum ki. Ama yazmak istiyorum. Ama mutsuz da olmak istemiyorum. Ama yazma isteğimi durduramıyorum. Bu ikisi arasında çok güçlü bir bağ var. Belki adı "mutsuzluk" olamayacak kadar basit değil, ki değil, biliyorum. Ama o noktada olmadıkça, derinliksiz, üzerinde durulmayan, hatta durmaktan korkulan cümlelerim olacağını da biliyorum. Onları yazmaktan, yazabilecek olmaktan korkacağım. Yazabildiğim için mutlu olacağım ama o mutluluk, bana onu yazdıran noktanın yerini alamayacak. O yüzden yazabiliyor olacağım. Şimdi yazamıyorum. Yazmıyorum. Kocaman bir çelişki bu.
Sabah uyandığım gibi o kitabı aldım elime ve altını çizdiğim yerleri okumaya başladım. Deli miyim ben? Kitaba sarılıp ağlayacağım bıraksam. Başka kimsenin böyle şeyler hissetmesini istemiyorum. Kendimi popüler herhangi bir şeyin parçası gibi görmek istemiyorum. O yüzden kitabın adını da söylemiyorum. Kendilerine oyuncak ettiler onu. Çok mu yüce bir şey bu cümleleri yazmak? Bunları hissetmiş olmanın kime ne yararı var ya da neyi gösteriyorlar? Bakılırsa, hiçbir şeyi. Ama en küçük yaşlarımdan beri dinmeyen bu tuhaf histen kendimi alamıyorum. Almak da istemiyorum. Hiçbir şey istemiyor ve hepsini istiyorum.

3 Şubat 2017 Cuma

Hangi derin ruhsal karmaşa yalancılığı haklı çıkarabilir?

1 Ocak 2017 Pazar

Howard Roark şu an burada olsaydı ne yapardı diye düşünüyorum, tavandaki lambalara bakarken. Yatağın kenarına otururdu muhtemelen. Hem hiçbir şeye dahil olmazdı hem de her şeyin tam ortasında kaya gibi dururdu. Bunu tek bir kelime etmeden yapardı. ("Geçmiş olsun" da demez miydi Roark?)

Deborah ise yerde yatardı. Tavandaki lambaların hemen altında. Ve sorsak, Kuyu'ya onunla birlikte düştüğüme yemin edebilirdi. Anterrabae gibi yanarak devamlı ama devamlı düştüğüme. 

21 Kasım 2016 Pazartesi

15 Kasım 2016 Salı

ben ve sen, ben ve o

Küçük veya büyük, mantıklı veya saçma fark etmez, herkesin içinde bir şeylerin fırtınası kopuyor, biliyorum. Yalnız kaldığımda kendime neler söylüyorum seninle ilgili? Sen neler söylüyorsun bana? Neler yazıyoruz?
Benim yaptığım bir hareket kimbilir kaç zamanın, kaç insanın kopardığı fırtınanın sonuçları, seninkiler de öyle.
Dışarıdan öylece baktığımızda, derinine inmediğimizde veya sadece "bilmediğimizde" o hareket kendine özgü basitliği ve yüzeyselliğiyle kalıyor. O haline göre tepki veriyoruz, ona göre oluşuyor duygularımız, belki düşüncelerimiz değişiyor, başka yönlere gidiyor. Hatta belki birbirimizden uzaklaşıyoruz. Ama ardında ne var işte?
Ve sonra şu geliyor bir de:
Kendimi düşünmek, kendi fırtınalarımı düşünmek, bunları düşünmenin gerekliliği ve seni düşünmek, senin fırtınalarını düşünmek ve bunları düşünmenin gerekliliği. Ben ve sen arasındaki zor çizgi. En doğru kalınlık ne olmalıdır mesela?
Bilmiyorum.
Hayatta bu orta yollar meselesi kadar zorlayıcı kaç şey var, merak ediyorum. Ama yine de en azından bugün, senin bendeki varlığının değerini esas aldığımda, kendimdeki gereklilikleri esnetebilmeliyim diye düşünüyorum. Çünkü yine başa dönüyorum, içinde bir şeylerin fırtınasının koptuğunu biliyorum. Kendimden biliyorum. İşte bu yüzden, bazen bile olsa bunları sorgulamalıyız diyorum. Benden ve senden bir adım atarak, kalınlığının ne olduğunu bilmediğim o çizginin üstünde bir yerlerde buluşabilmeliyiz. Birbirimizde derin boşluklar, içe atılan düşünceler yumağı oluşturmamak adına bunu yapmalıyız. Ve kendi halimizde kaldığımızda, sen arkanı döndüğünde ve ben de öyle, bir fırtınanın kaynağında birbirimizden izler bulmamalıyız.


13 Kasım 2016 Pazar

ERİKÇİ KADIN DAVASI

“Ben hiçbir ‘-ist’ değilim. Sadece
bazı hassasiyetlerim var ve bunları görmezden gelemiyorum.”
(Ünlü düşünür Juliet, Hassasiyetler Üzerine Notlar)
Bugün, serinlemek veya hala sıcak kalmak arasında tereddüt eden bir eylül sabahında, otuz binden fazla hukukçunun hukuki konular dışında her şeyi konuştuğu bir gruptan ayrıldım. Çünkü bir türlü “rahat” olmayı beceremiyor, espriden anlamıyor, herkesin  kahkahalara boğulduğu cümlelere yalnızca mide bulantısıyla karşılık verebiliyordum.
Grubun kurucusu, nereden hoca olduğunu bilmediğim “hoca”, bazı rivayetlere göre yalnızca ironi, bazılarına göre yüzyılın mizah malzemesi ve benim gibi, anlamını sonradan öğreneceğim “bir şeyi” kasan tipler içinse iğrençlikten farkı olmayan bir gönderi paylaştı. Gönderideki fotoğrafta, açıkta olan memesi ve kalçası dışında yüzü doğru dürüst seçilemeyen bir kadın, eteğindeki erikleri masaya boşaltıyordu. Dünyanın en saygıdeğer, beyefendi ve hukukçu kişileri bu adını bilmediğimiz erikçi kadına iltifatlar yağdırmaya başlayıncaya kadar fotoğraf yalnızca bir fotoğraftı. Yaptıkları şeyin “güzele güzel demek” ve “goygoy” adında bir şey olduğunu iddia ediyorlardı. Bana göre sokakta kaldırım kenarında otururken, gelene geçene laf sallayanlardan bir farkları yoktu. Çünkü ben bu farkı da ayırt etme becerisinden henüz yoksundum.
Gülmekten ölmenizden korktuğum için bu yorumları burada paylaşmak konusunda kararsızım. Ama şunu söyleyebilirim ki:
“Erikler kütür kütür.”
“Erikler değil de armutlar daha güzel be hocam.” gibi daha naif yorumlarla başlayıp, “Tadına bakmak için sıraya girin.”lerle devam eden, erikçi kadının Ermeni olmasına ithafen “Hocam sayenizde büyük bir kitle Ermenistan ile ilişkiye girmek istiyor.” şeklinde süren ve sonra zirvelere tırmanan mizah yüklü yorumlardı bunlar.
“Eşim erik sevmiyordu, şimdi birden erik sevmeye başladı.” diyen kadın gibi olamamanın üzüntüsünden midir bilmem, tam da bu sıralarda mide bulantım başlayıverdi. Belki de ne zaman -onların deyimiyle- “duyar kasan” ilan edileceğimi kestirememenin verdiği belirsizlikti bulantıyı tetikleyen, bilmiyorum. Ama neyse ne, sonuç olarak midem bulanıyordu ve ilanım da çok uzun sürmedi.
“Rahat ol biraz yaa’cılar” adlı bir takım tarafından “duyar kasan” nişanem tarafıma takdim edildi. Sonra da yüksekçe bir tepeye çıkıp hep bir ağızdan bağırdılar: “Rahat ol biraz yaa” Çünkü alt tarafı “goygoy” yapıyorlarmış. Güzele güzel diyorlarmış. Bunu neden sadece “evet, gerçekten güzel bir erikçi kadın” diyerek yapmayıp, bu denli büyük zahmetlere giriştiklerini de anlayamadım elbette. Goygoy denen şu kadim olay böyle icra ediliyordu demek ki.
Sonunda, bu adamların üst düzey esprilerine gülme yetisinden yoksun ben; yokluk çeken, görmemiş, kaba saba heriflerin kendileri gibi saygın kişilerden farkını hala idrak edememiş bir halde, göğsüme bastırdığım nişanemle, işte bu kahkaha dolu eylül gününde aralarından sessizce ayrıldım.

3 Kasım 2016 Perşembe

Sanırım hayatta en tahammül edemediğim şeylerden birisi sürekli yaptıklarımın yapılması. Kendimi özgürlük alanıma müdahale edilmiş gibi hissediyorum. İçimden bağırmak geliyor.