21 Kasım 2016 Pazartesi

15 Kasım 2016 Salı

ben ve sen, ben ve o

Küçük veya büyük, mantıklı veya saçma fark etmez, herkesin içinde bir şeylerin fırtınası kopuyor, biliyorum. Yalnız kaldığımda kendime neler söylüyorum seninle ilgili? Sen neler söylüyorsun bana? Neler yazıyoruz?
Benim yaptığım bir hareket kimbilir kaç zamanın, kaç insanın kopardığı fırtınanın sonuçları, seninkiler de öyle.
Dışarıdan öylece baktığımızda, derinine inmediğimizde veya sadece "bilmediğimizde" o hareket kendine özgü basitliği ve yüzeyselliğiyle kalıyor. O haline göre tepki veriyoruz, ona göre oluşuyor duygularımız, belki düşüncelerimiz değişiyor, başka yönlere gidiyor. Hatta belki birbirimizden uzaklaşıyoruz. Ama ardında ne var işte?
Ve sonra şu geliyor bir de:
Kendimi düşünmek, kendi fırtınalarımı düşünmek, bunları düşünmenin gerekliliği ve seni düşünmek, senin fırtınalarını düşünmek ve bunları düşünmenin gerekliliği. Ben ve sen arasındaki zor çizgi. En doğru kalınlık ne olmalıdır mesela?
Bilmiyorum.
Hayatta bu orta yollar meselesi kadar zorlayıcı kaç şey var, merak ediyorum. Ama yine de en azından bugün, senin bendeki varlığının değerini esas aldığımda, kendimdeki gereklilikleri esnetebilmeliyim diye düşünüyorum. Çünkü yine başa dönüyorum, içinde bir şeylerin fırtınasının koptuğunu biliyorum. Kendimden biliyorum. İşte bu yüzden, bazen bile olsa bunları sorgulamalıyız diyorum. Benden ve senden bir adım atarak, kalınlığının ne olduğunu bilmediğim o çizginin üstünde bir yerlerde buluşabilmeliyiz. Birbirimizde derin boşluklar, içe atılan düşünceler yumağı oluşturmamak adına bunu yapmalıyız. Ve kendi halimizde kaldığımızda, sen arkanı döndüğünde ve ben de öyle, bir fırtınanın kaynağında birbirimizden izler bulmamalıyız.


13 Kasım 2016 Pazar

ERİKÇİ KADIN DAVASI

“Ben hiçbir ‘-ist’ değilim. Sadece
bazı hassasiyetlerim var ve bunları görmezden gelemiyorum.”
(Ünlü düşünür Juliet, Hassasiyetler Üzerine Notlar)
Bugün, serinlemek veya hala sıcak kalmak arasında tereddüt eden bir eylül sabahında, otuz binden fazla hukukçunun hukuki konular dışında her şeyi konuştuğu bir gruptan ayrıldım. Çünkü bir türlü “rahat” olmayı beceremiyor, espriden anlamıyor, herkesin  kahkahalara boğulduğu cümlelere yalnızca mide bulantısıyla karşılık verebiliyordum.
Grubun kurucusu, nereden hoca olduğunu bilmediğim “hoca”, bazı rivayetlere göre yalnızca ironi, bazılarına göre yüzyılın mizah malzemesi ve benim gibi, anlamını sonradan öğreneceğim “bir şeyi” kasan tipler içinse iğrençlikten farkı olmayan bir gönderi paylaştı. Gönderideki fotoğrafta, açıkta olan memesi ve kalçası dışında yüzü doğru dürüst seçilemeyen bir kadın, eteğindeki erikleri masaya boşaltıyordu. Dünyanın en saygıdeğer, beyefendi ve hukukçu kişileri bu adını bilmediğimiz erikçi kadına iltifatlar yağdırmaya başlayıncaya kadar fotoğraf yalnızca bir fotoğraftı. Yaptıkları şeyin “güzele güzel demek” ve “goygoy” adında bir şey olduğunu iddia ediyorlardı. Bana göre sokakta kaldırım kenarında otururken, gelene geçene laf sallayanlardan bir farkları yoktu. Çünkü ben bu farkı da ayırt etme becerisinden henüz yoksundum.
Gülmekten ölmenizden korktuğum için bu yorumları burada paylaşmak konusunda kararsızım. Ama şunu söyleyebilirim ki:
“Erikler kütür kütür.”
“Erikler değil de armutlar daha güzel be hocam.” gibi daha naif yorumlarla başlayıp, “Tadına bakmak için sıraya girin.”lerle devam eden, erikçi kadının Ermeni olmasına ithafen “Hocam sayenizde büyük bir kitle Ermenistan ile ilişkiye girmek istiyor.” şeklinde süren ve sonra zirvelere tırmanan mizah yüklü yorumlardı bunlar.
“Eşim erik sevmiyordu, şimdi birden erik sevmeye başladı.” diyen kadın gibi olamamanın üzüntüsünden midir bilmem, tam da bu sıralarda mide bulantım başlayıverdi. Belki de ne zaman -onların deyimiyle- “duyar kasan” ilan edileceğimi kestirememenin verdiği belirsizlikti bulantıyı tetikleyen, bilmiyorum. Ama neyse ne, sonuç olarak midem bulanıyordu ve ilanım da çok uzun sürmedi.
“Rahat ol biraz yaa’cılar” adlı bir takım tarafından “duyar kasan” nişanem tarafıma takdim edildi. Sonra da yüksekçe bir tepeye çıkıp hep bir ağızdan bağırdılar: “Rahat ol biraz yaa” Çünkü alt tarafı “goygoy” yapıyorlarmış. Güzele güzel diyorlarmış. Bunu neden sadece “evet, gerçekten güzel bir erikçi kadın” diyerek yapmayıp, bu denli büyük zahmetlere giriştiklerini de anlayamadım elbette. Goygoy denen şu kadim olay böyle icra ediliyordu demek ki.
Sonunda, bu adamların üst düzey esprilerine gülme yetisinden yoksun ben; yokluk çeken, görmemiş, kaba saba heriflerin kendileri gibi saygın kişilerden farkını hala idrak edememiş bir halde, göğsüme bastırdığım nişanemle, işte bu kahkaha dolu eylül gününde aralarından sessizce ayrıldım.

3 Kasım 2016 Perşembe

Sanırım hayatta en tahammül edemediğim şeylerden birisi sürekli yaptıklarımın yapılması. Kendimi özgürlük alanıma müdahale edilmiş gibi hissediyorum. İçimden bağırmak geliyor. 

8 Eylül 2016 Perşembe

Güven(isim): Güzel müzikler ve konuşmaların yerini dolduramadığı şey. 

7 Eylül 2016 Çarşamba

Beni klasik gitardan daha çok etkileyen bir şey var mı, emin değilim.

29 Ağustos 2016 Pazartesi

"Düzeyli, nitelikli okur kitlesinin geniş olması iyi yapıtların üretilmesini teşvik ediyor. Okuduğunun sanat düzeyine aldırmayan okur kitlesi genişse sıradan yapıtların öne çıkması kolaylaşıyor. Bazen nitelikli yapıtlara nefes alacak alan bile bırakmıyorlar." 


*notos'dan 

10 Ağustos 2016 Çarşamba

En nihayetinde en büyük hayalim başarısızlık, hüzün ve kötü son barındırmayan bir "Into the Wild" filmini yaşamak. 

8 Temmuz 2016 Cuma

Annemin çok ilginç bir özelliği var. Bir filmi birkaç saniye izledikten sonra yapım yılını tam olarak tahmin ediyor ve bazen sadece bir iki yıl farkla doğru yılı kaçırıyor. 

22 Haziran 2016 Çarşamba

2 Haziran 2016 Perşembe

28 Mayıs 2016 Cumartesi

güzel sesler





saptırmantasyon

Karşı tarafın, ona söylenen, açıklanan sıkıntıyı/problemi var olan tüm ayrıntılarından sıyırıp, ortada yalnızca senin abarttığın bir şey varmış gibi gösterme hastalığı.